Beni Ölüm Gibi
Editörün Yorumu
Ali Alkan İnal'ın ilk romanı Beni Ölüm Gibi bitmemiş, tamamlanmamış adıyla dikkati çekiyor önce. Bitmemiş bir cümle neyi ifade eder? Bilinmezi, bulanıklığı, sisi ve öteleri görememeyi... Ölüm ötesini görememek gibi bir durum belki de... Yüklemsiz bir cümle... Eksiltili kalmış bir anlatım... Havada asılı kalmış ya da boşluğa düşmüş bir insanın durumuna uygun bir adlandırma... Kitabın içeriğine girmeye çalıştığımızda, yüklemsiz cümlenin yüklediği ağırlığı, çetinliğini duyumsuyoruz aklımızın ve yüreğimizin derinliklerinde... Ancak bize izin verdiği kadarıyla metnin içine girebilme, anlatının içindeki kırılma ve katmanları duyuş ve seziş gücümüzle kavrayabilme olanağı buluyoruz...
Eksiltili olmak ya eksiltili kalmak, yalnızca romanın adını değil, kurgusunu, kişilerini, mekan ve zamanını da kapsamakta. Kendi içinde başlayıp kendi içinde derinleşen anlatı, yine kendi içine kapanıyor. Sık sık boşluklara düşüyor, anlatılanların ve anlatıcı-lar'ın parçalanmış yapısı karşısında ipuçlarına tutunarak ilerlemeye gayret ediyoruz. Boş bırakılanları tamamlamak, yapbozun parçalarını bir araya getirmek; romanı ve içerdiği dünyayı anlamlandırmak, oldukça zorlu bir okuma serüvenini gerektiriyor. Bilinçli olarak dağınıklaştırılmış, parçalanmış roman öğelerini bir araya getirmeye çalışıyor; bir alımlama, anlamlandırma çabası içine giriyoruz. Metin, ancak birkaç kırılma noktasında giriş izni veriyor anlama ve alımlamaya. Hiçbir şeyi doğrudan aktarmıyor Ali Alkan İnal. Bıraktığı birkaç iz ve işaretten hareket ederek anlatı dünyasının derin, karanlık, kuyularına; ürperten ruhsal uçurumlarına açılıyoruz. Böylece, kendi içimizdeki dünyanın karanlık dehlizlerine girme olanağı da buluyoruz bu roman aracılığıyla. Çünkü, çağımızın tedirgin, kırılgan, içe kapalı, yalnızlığa ve sanallığa mahkum edilen, toplumsal süreçlere yabancılaşan bireyinin romanı Beni Ölüm Gibi...
İlk roman olmasına karşın, hayli usta işi bir çalışma oluşuyla göz dolduruyor. Bireysel ilişkilerin gerilimli noktalarını iyi değerlendiren yazar, okuru başarısız bir aşk ilişkisinin, mutsuz bir evlilik olayının içinden geçirerek, ilişkilerdeki yabancılaşmayı, sahiciliğin yitimini, bıkkınlığı, duyarsızlaşmayı, robotlaşmayı çözümlüyor ve irdeliyor.
Beni Ölüm Gibi'de az sayfada toplanan yoğun anlamlar, yukarıda söz ettiğimiz gibi zorlu bir kurgu etrafında şekilleniyor. Bir rüyadan, bir kabustan uyanamamak; bir rüyadan diğerine sürüklenmek; gerçek dünyaya bir türlü girememek... Rüya içindeki rüyalar, dipsiz bir kuyunun gizemli derinliğini, sonsuza açılan bir kara deliği çağrıştırıyor. Anlatıcının ardına düşen okura da kaybedişin, yitimin, çöküşün psikolojisini duyumsatıyor. Kitabın başlığında yarıda kalan cümlenin şöyle tamamlandığı dikkati çekiyor: 'Beni ölüm gibi içine aldın.' (s.12) Varlığın ölümde yok oluşunu anlatan, aşkın ve ölümün gizemini duyumsatan bir kayboluş öyküsü içinde yol alıyoruz.
Zaman geçişleri zamansızlıkta; mekan geçişleri mekansızlıkta noktalanıyor. İç sorgulamalarla süren roman anlatısında ben ve ötekinin sık sık yer değiştirmesi, farklı bakış açılarının metinde köşe kapmaca oynaması, kitabın en özgün yönü olarak dikkati çekiyor. Anlatıcının kendi benliğinde yaşattığı 'öteki ben' sık sık kendisini ifade ederken, anlatıcının birdenbire değiştiği, öteki ben'in de ötesinde, anlatıcının başka bir kişi olduğu; tam anlamıyla başka'laştığı görülüyor. Ben ve öteki, birbirine geçişiyor, dönüşüyor; kaynaşıyor, uzaklaşıyor, başkalaşıyor, kopuyor, ayrışıyor ve yine bütünleşiyor... 'Ben, uykularımı kaçıran senim.' cümlesinde sen ve ben'in birlikteliği okunmakta. Her bölümün girişinde felsefi anlatımlarla metnin ve yaşamın gerçekleri açılımlanıyor. Dilbilimsel cümlelere yer veriliyor: 'Söyleyen olarak öteki, bu ismi birden çok varlığın cismini işaret etmek için kullandığında, isim işaretlemek için yöneltildiği onun anlamından yitiriyor. Bu eksiliş zamire kolayca mahkum ediyor her ikisini de. İşaretleyiciyi en hafif, işaretleneni en ağır cezaya.' (s.13) cümlesi metnin anahtar cümlelerinden birisi yalnızca. Karanlık ruh durumu; parçalanmış, başkalaşmış anlatıcı-lar'a egemen olmuş durumda. İletişimsizlik had safhada. Seslenişler boşluğa düşüp sessiz çınlamalara dönüşüyor. Gerçeğin yeniden kurgulanışı şöyle anlatılıyor: 'Gerçeğin hayalimde tekrarlanıp çoğalırken aldığı yeni biçimlere başka olayların, başka zamanların yapboz parçalarını ekliyorum, uyuncaya kadar uğraşıyor değiştiriyorum. Beğendiklerimi gerçeğin yerine koyuyor, onları yeni ayrıntılar ekleyerek süslüyorum, gerçeğin kendisinden fazla inanıyorum onlara. Çünkü bu haliyle daha güzel, daha duygulu, coşkulu, acıklı, özlemlere daha yakın, sonra daha kolay.' (s.16)Yeni yazın ve roman anlayışında metnin öne çıkması, metnin başlı başına bir karakter oluşturması, çağımız romanına damgasını vuran önemli bir gerçeklik. Beni Ölüm Gibi'nin metni, parçalı yapısıyla anlatıcı-lar'ının iç dünyasını sergileyerek kendi varoluşunu gerçekleştiriyor. Ya da başka bir deyişle metnin kendisi, anlatıcıları vasıtasıyla parçalara ayrılarak var oluyor.
Metinde yer yer yakın geçmişteki toplumsal döneme ait tipik unsurlara yer verilerek, içteki ruhsal karanlığın dıştaki kaynaklarına işaret edilmekte: 'Bağırsam artık vurmayacaklar, bunu bekliyorlar, biliyorum, vurmayın lan diye bağırıyorum, canım acıyor. Kaldırıp kalabalığın içine itiyorlar, karşılıklı iki sıra dizildikleri koridorda ellerimizle başımızı koruyarak koşuyoruz, demirler, sopalar, coplar inip kalkıyor.' (s. 19) İzlenme ya da izlenme korkusu, ölüm, işkence, terk edilme ve yalnızlık psikolojisi metnin dokusuna sinmiş durumda. Anlatıcıya elektrik mi veriliyor yoksa elektroşok tedavisi mi yapılıyor, yoksa her ikisi de mi; bu noktalar belirsiz; okurların zihninde anlam kazanmayı bekliyor... Yusuf kim, Ziya kim, genç kadın kim, anlatan kim, anlatılan kim? Her şey bir dönüşüm ve döngüden ibaret, mekansız ve zamansız yok oluşun içinde. Sanrılar gerçekliğe geçiyor; gerçekler sanrıların içinde yer alıyor; tam ruhsal bir kaos durumu bu. Kaostan yaratılan yeni dünyalar da sanrıların, düşlerin içindeki kara delikten geçip yok oluşa dönüşüyor. Rüyaların, karabasanların sonu gelmiyor. 'Ben' ve 'öteki', birbirlerine buz camın ardından bakıyorlar. 'Nasıl erimez bu buz cam?(...) Elimi uzatıyorum, kırılan bir cam sesine çarpıyor elim. Gülüşü milyonlarca küçücük buz parçası olup dökülüyor yere.(...)Başımı celladın kütüğüne koyar gibi yastığa koyuyorum.(...)Girdabın ağzından istekle girip, dibinde korkuyla boğulunca anlıyorum; ben kendimin ölüsüyüm.' (s.25) İç denizin derinliklerinin sonu gelmiyor. Kabus kuyusuna mı, gayya kuyusuna mı, mitoslarda anlatılan Yusuf'un kuyusuna mı düşmüştür anlatıcı? Ölüm yaşama sızıyor; yaşam da ölüme. Arada buz cam; soğuk ve kırıldığı anda kanatan...
Kişilerin patolojik davranış biçimleri dikkati çekiyor: Gazeteye kendi ölüm ilanını verme, kendine mektup gönderme... Derinde yatan sorun, toplumsal acıların içinde yitip giden; yok olan bireydir aslında. 'Düşten düşe, aynadan aynaya bakar gibi uyanıyorum. Benden bıktım. Saate bakıyorum, fala bakar gibi...' (s. 32) sözleri bir bunalımın anlatımı... Soyutlamalar, boşluk, karanlık, derinlik: 'Susunca çevrem boşalacak, odam, bütün ev, gözümün gördüğü bütün uzaklıklar, bütün evren dalga dalga eriyip boşluğa dönüşecek. İçim de boşalacak. Bir düşünce olarak kalacağım, kendi kendimin düşüncesi. Boşluklar iç içe geçip tek boşluk olunca.' (s.33) Yukarıdaki sözlerde müthiş bir boşluk hissi duyumsanıyor. '...annemin bacak arasına yuvarlanacağım' (s.35) sözünde ise doğum ve doğum öncesine; ana rahmine dönüş özlemi; tam bir kapanmayı içselleştiriyor; acıtan gerçeklerden korunmanın tek seçeneği olarak algılanıyor anlatıcı tarafından. Yeni Freud'çu yoruma göre, doğum; kişinin annesiyle bir olma ve bağımlılık yaşantısından kopup ayrılması, bu dünyanın gerçekliğine kendi olanakları ve gücüyle katılmasıdır. Gerçekliğe uyum sağlamakta güçlük çeken ve patolojik davranışlar sergileyen bireyler bilinçaltında anne'ye, koruyucu 'rahim'e geri dönme arzusu taşıyorlar. Bu durum da tıpkı 'ölüm gibi kendi içine alıyor' kişiyi. Metinde buz camdan bakan 'öteki' ise bitmiş bir aşkın soğukluğunu taşıyor yüzünde. Ulaşılamayan 'öteki' de , 'ölüm gibi içine alıyor' aşkın öteki yarısını; ilişki, sevgi buzullaşıyor.
Birçok psikolojik anlatıda olduğu gibi bu romanda da ayna imgesi büyük önem taşıyor: 'Kendimi gizleyerek taşımayı sevmiyorum... Sırrın arkasından bakan, yüzünü göremez, önüne durup bakınca kendi yüzünü görür ama bu görüntü onun sırrından yansıyan öteki yüzüdür. İkiyüzlülük yansır sırda. İki sır arasında iki defa ikiyüzlülük, birbirinde durmadan çoğalan ikiyüzlülükler...' (s.44) Kişiler arasındaki ikiyüzlü ilişkiyi çoğaltıyor sır ve aynalar. Görünenlerin hepsi, ikiyüzlülükten çoğalan yeni ikiyüzlülüklerdir metnin yorumuna göre.
Kör, sağır, dilsiz bir çığlık Beni Ölüm Gibi. 'Ben' ve 'öteki' farkının bir yanılsamadan ibaret olduğunu gösteriyor. Bütünselliğin kendi varoluşu da bir yanılsamaya doğru evriliyor. Aynanın kırıklarıdır, buz camın parçalarıdır içimizde kanayıp, içrekliğimizi titreyen bir ışıkta yansıtan. Düşlerimizden süzülen, bir anda martılaşıp uçuşan gerçekler yer alıyor bu romanda. Ölüme çıkan, ölüme inen yokuşun ya da yok-oluşun sessiz sözcüklerine bırakalım yazının sonunu: 'Kendimi korkutup kaçıramazsam kendimden kaçacağım.'
Hülya SOYŞEKERCİ
Alıntı
Girdabın ağzından istekle girip, dibinde korkuyla boğulunca anlıyorum, ben kendimin ölüsüyüm. Elimde kalan bedene bir köpeğe bakar gibi bakıyorum, su veriyorum, yemek veriyorum, dişi buluyorum. Ama ısıracakmış gibi bakıyor suratıma. Huysuz köpeğimi gezdirirken rüyamda kaybolan kendimi görüyorum, boynuma sarılıyorum, ağlıyorum. Hoş geldin, geç kaldın ama. Yelkenleri açın, haydi sallanmayın ulan, bu rüzgâr bir daha bulunmaz. Hava sıcak, burnum kanıyor, elimden tut, sonra bırak çabucak. Vakittir, denizime açılacağım, boşa atacağım işaret fişeklerinin tümünü daha başlangıçta, yaşasın fener alayı, uzun ve zifiri karanlık bir gecede, tekne su almaya başladığında atmaya fişek kalmasın diye. Kendi içime batacağım, zamanım üstüme katlanacak. Elini uzatıyor bana, gülüyorum, düş bu uyanacağım.Beni Ölüm Gibi Hakkında
Beni Ölüm Gibi, Ali Alkan İnal'dan insan ruhunu keşfetmenin imkânsızlığına, ben ve ötekinin iç içe geçen ve aynı zamanda hiç birleşmemek üzere keskin biçimde ayrışan katmanlarına odaklanan içrek bir anlatı... Gerçek, kuruntu, hakikat, delilik, bellek, aşk, zaman ve varlık üstüne...
İçeriği en son düzenleyen editör: Azime Güç
Henüz yorum yazılmamış.